ÖYKÜLER
PAPATYASINDAN SEVGİLİ ÖĞRETMENİ’NE
www.nlpturk.net internet sayfasında bir başlık. Hatice Baykallı kimdir? Hatice Baykallı benim ilkokul öğretmenim. Onu ben anlatmak istiyorum öncelikle kendisine ve onu tanımak isteyen herkese. Akademik kariyerleriyle tabiî ki gurur duyuyorum ve başarılarının devamını diliyorum. Ama ben akademik kariyerlerinden önce onun hayatımdaki yerini, ondan aldığım pozitif enerjinin bana dönüşümünü bana kazandırdığı vasıfları ve küçücük bir çocuğun kalbinde edindiği yeri paylaşmak istiyorum.
Hayatımın her safhasında benimleydi öğretmenim. Onu görmesem de, konuşmasam da içimin derinliklerindeydi hep. Öğretmenimden bahsetmek, onu anlatmak o kadar hoşuma gider ki bahsederken boğazımda düğümlenir kelimeler. Ona olan zaafımı çevremdeki yakın insanlar bilirler. Aklıma geldiği, ondan bahsettiğim her zaman gözlerim dolar ve hüzünlenirim nedense. Yazarken bile aynı duygular içerisindeyim. Gönlümde öyle bir yere taht kurmuş ki duygularım onu tanıdığım günden beri aynı yoğunlukla devam ediyor. 31 yaşındayım, evliyim ve 8 yaşında bir oğlum var. Asıl işim muhasebe fakat şu anda tekstille uğraşıyorum.
Bundan 23 yıl önce öğretmenimle kurduğum gönül köprüsünü ilk günden başlayarak paylaşmak istiyorum. Sevgili öğretmenim seni anlatmak benim için çok kolay ancak anlatacak kelimeleri seçmek o kadar zor ki.
Yıl 1983, mevsimlerden sonbahar, aylardan ise eylül. Sarıyer’de puslu bir hava, yağmur bulutları süzülüyor denizden kentin üzerine doğru. Okulun ilk günü; heyecan, çekingenlik hatta korkunun eşlik ettiği bir gün… Günlerdir bu günü düşünüyorum, kafamda bir sürü soru işareti…
Öğretmenim nasıl biri; bayan mı, erkek mi?
Arkadaşlarım kimler, beni sevecekler mi?
Ben okuldayken annem nerede olacak?
Hata yaparsam arkadaşlarım bana güler mi?
Ya sınıfımı unutur, kaybolursam ?
Buna benzer sorular. Aslında benim için en üzücü olan annemden ayrılacak olmam. Canım annem heyecanlı ve endişeli olduğumun o kadar farkındaki sürekli konuşup beni meşgul etmeye çalışıyor. Her zaman arkamda olduğunu, okulu çok seveceğimi, bir sürü arkadaşımın olacağını söyleyerek hazırlamaya çalışıyor beni. Siyah önlüğümü, annemin ördüğü beyaz yakalığımı, dantel fırfırlı çoraplarımı ve çok sevdiğim siyah rugan ayakkabılarımı giyiyorum. Saçlarımı da tabiî ki o zamanın modası keçi kulak şeklinde yapıyor annem. Okula doğru yola çıkıyoruz birlikte. Okul kapısından içeri girdiğimiz anda heyecanım daha da artıyor. Etrafımızda bir sürü çocuk koşuşup duruyor. Belli ki üst sınıflardan olan çocuklar. Merdivenleri çıktığımızda ise ağlayan çocuklarla karşılaşıyoruz. Annemin elini daha da sıkı tutuyorum. Oldukça kalabalık bir sınıfa giriyoruz. İçeri girer girmez göz göze geliyorum öğretmenimle. Bize doğru yönelerek oldukça yumuşak bir ses tonuyla:”Hoş geldin papatyam!” diyor ve (üzerimde beyaz ponponlu bir hırka var) “Yoksa bu beyaz papatya benim öğrencim mi?” diye soruyor anneme ve eğilip öpüyor yanaklarımdan. Ardından ismimi soruyor, kısık bir sesle Gaye diyebiliyorum. İsmimin çok güzel olduğunu, anlamını bilip bilmediğimi soruyor bana, tabii cevap veremiyorum. Ya utanıyorum ya da bilmiyorum o zamanlar. Biraz sohbet ediyorlar annemle. Sonra elini uzatıyor, “Gel papatyam” diyerek. O ana kadar annemin elini bırakmayacakmış gibi sıkıca tutan ben, hiç tereddüt etmeden bırakarak, bir anne sıcaklığıyla bana yaklaşan, insana huzur ve güven veren ses tonuyla o küçük kalbimi kısa bir zaman zarfında çalan canım öğretmenimin elini tutarak aslında hayata dair çok önemli bir yola çıkıyorum farkında olmadan. Sırama doğru ilerlerken, kulağıma eğilerek annemin gitmesinde bir sakınca olup olmadığını soruyor bana. Bu arada arkadaşlarımla tanışabileceğimi ekliyor. Anneme doğru bakıyorum ve sadece gidebilir mahiyetinde başımı öne eğiyorum. Sanırım annemde benim gibi bu ayrılığın bu kadar kolay olduğuna şaşırıp kalıyor. İşte o gün 15- 20 dakika kadar kısa bir sürede, tarifi imkânsız bir köprü kuruyorum öğretmenimle. Ve bu köprü tam 23 yıldır aynı duygularla sürüp gidiyor. İşte böyle başladı 5 yıllık yolculuğumuz. Dolu dolu geçen ilkokul yıllarımın sonraki hayatımda bu denli önemli olabileceğini tahmin bile edemezdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda taşlar birer birer yerine oturuyor. Nasılda önemliymiş öğretmenimle geçirdiğim bu zaman zarfı. Model olarak öğretmenimi seçmişim kendime meğer. Onun güzel vasıflarını görüp yaşam biçimimi, kişiliğimi belirlemişim ben. Bunun bilincine vardığım için oğlumun ilkokul öğretmenini titizlikle seçmeye çalıştım. Gönlüm bayan öğretmenden yanaydı. Çünkü bütün bayanların benim öğretmenim gibi olduğunu düşünürdüm. Araştırmalarım sonucu okuldaki en iyi öğretmenler arasında bir erkek öğretmen olduğunu öğrendim. Kime sorsam onu tavsiye ediyordu. Allah biliyor ya tereddüt ederek yazdırdım oğlumu. Yanlış bir seçim yapmaktan korkuyordum çünkü. Nedense erkeklerin bayanlar kadar ilgili ve şefkatli olamayacağını düşünüyordum. Bu seçim oğlumun geleceği için çok önemliydi. Belki de ben bunun farkında olduğum için ondan fazla heyecanlanıyordum. Çok şükür ki doğru bir karar verdiğimi anlamam uzun sürmedi. İtiraf etmeliyim ki erkek öğretmenlere haksızlık etmişim. Önemli olan “öğretmen” olmakmış. Bu konuda içim çok rahat. Benim öğretmenim kadar pozitif, sevgi dolu, duyarlı, ilgili ve aktif bir öğretmen. Umarım oğlum da benim gibi öğretmenini örnek alır kendine. Ve öğretmeni gibi birçok başarıya imza atar. Bu mektup aracılığı ile oğlumun öğretmeni M. Bora İnan Bey’e de teşekkürlerimi sunuyor ve başarılarının devamını diliyorum.
Sevgili öğretmenimden alabildiğim güzel vasıflardan kısaca bahsetmek istiyorum.
Öğretmenim bizimle hep sevgi çerçevesinde iletişim kurardı. Zaten sevginin, insan olmanın vazgeçilmez şartı olduğunu da kendisinden öğrendim ben. Öğrencilerine sevgiyle yaklaşmayan bir öğretmen, soğuk demir döven demirci gibidir. Çekici örs üzerindeki demire boşuna vurur. Bu sadece dokusunu bozar, yeni bir şekil alabilmesi için de tekrar ısıtılması gerekir. Çocukları da öğretmenin gönlündeki sevgi ateşi ısıtır, bilgi ve tecrübesi şekillendirir. Mesela, milyonlarca kişi arasından tanırım; canım öğretmenimin o yumuşak, kendinden emin, insana huzur veren, ikna edici ses tonunu. Oğlumla genelde birlikte ders çalışırız. Ona ders anlatırken bile sanki öğretmenimin yerine geçiyorum. Bazen onu taklit ettiğimi düşünüyorum ve kendi kendime gülüyorum. Her zaman sevgiyle, yumuşak bir tonla bir şeyler öğretmeye çalıştım ona. Okula başladığı ilk günler çok zordu. 10 dakikalık ders için saatlerce oyalanıyordu. Kâbus gibiydi diyebilirim. Sabırla sadece yanında oturup gösterdim, asla kendi yapması gerekeni yapmadım. Şimdi 3. sınıfa geçti ve artık, çoğu zaman üzerine düşen görevlerin farkında. Kendisi yapabiliyor ama mutlaka bana kontrol ettiriyor. Aramızda sevgi ve güvene dayalı güzel bir ilişki var. Umarım böylece sürüp gider. Canım öğretmenim ilk teşekkürü burada etmek istiyorum sana. Bu ilişkimiz de senin payın çok büyük.
Öğretmenim, her zaman her faaliyette bütün gözler bizim sınıfın üzerinde olurdu hatırlıyor musunuz? En güzel gösteriyi bizim sınıf hazırlar, en güzel kıyafetleri biz giyerdik. Sizin zevkinize herkes hayran olurdu. Kendi kıyafetlerinizi bile bize göre hazırlardınız. Ayrıntılar sizin için çok önemliydi. Çoraplarımızdan tokalarımıza kadar aynı olmalıydı değil mi? Okuma bayramımızda biz bahriyeli olmuştuk, hiç unutmuyorum siz ise gülkurusu taftadan kloş bir etek üzerine pembe ve gülkurusu çizgili bir bluz giymiştiniz ve geçen hafta kulağınızda gördüğüm, hâla taktığınız lira küpeleriniz ile çok şıktınız. Gerçi siz her zaman bakımlı ve şıktınız. Kendinize özgü bir çizginiz vardı. Çizginizi korurdunuz her zaman. Öğretmenim bu ayrıntıcı ve detaycı kişiliğinizi bize de yansıttınız. Bende hayatımın her safhasında ayrıntılara önem verdim ve ortaya güzel şeyler çıkarabildiğimi gördüm. Bunun için de size teşekkür ederim.
Siz kesinlikle insan ayrımı yapmazdınız, yardımlaşmayı severdiniz ve bunu bize de aşılardınız. Hiç şahit olmadım sizin öğrencileriniz arasında herhangi birine farklı yaklaştığınıza. Hep eşit davranırdınız. Bizi çok sevdiğinizi hissettirir ama şımartmazdınız. Aile ilişkileri sizin için önemliydi ve bizimle ilgilendiğiniz kadar ailelerimizle de ilgilenirdiniz. Ben memur bir ailenin kızıydım. Maddi durumumuzda orta halliydi o zamanlar. Sanırım o dönem biraz maddi sıkıntılarımız vardı. Eskiden ünite dergileri vardı. Öğretmenimiz dergileri dağıtır parasını toplardı. O dönem ben dergi parasını birkaç gün geç getirdim. Dergi parasını size uzattığımda, dergilerin bu kez ücretsiz olduğunu ve parayı anneme geri götürmemi söylediniz. Canım öğretmenim amacınız ortadaydı. Beni ve ailemi rencide etmeden bütçemize katkıda bulunmaktı. Ben sizin dediğinizi yaptım ve parayı anneme verip ücretsiz olduğunu söyledim. Annem bir şey anlamadı tabi. Oysa ben 4. sınıfa gidiyordum ve dergilerin ücretsiz olmadığını biliyordum. Tabi bunu sizinle paylaşmadım. Bu mektup aracılığıyla dile getirmek istediğim bu güzel davranışınız için size çok teşekkür ederim. Hatırlıyor musunuz öğretmenim; okula bir kütüphane yaptırabilmek için çırpınıp durmuştunuz. Bunu bizimle paylaşıp hepimizi motive ettiniz ve bir oda dolası eski dergi gazete ve kitap toplamıştık. Bununla ilgili bir anım da var hatta. Siz bizi tanımadığımız evlere gitmememiz sadece çevremizdeki insanlardan toplamamız konusunda uyarmıştınız ya; Bizde topladıklarımızı yeterli görmeyip uyarmanıza rağmen tanımadığımız yerlere de gitmiştik. Ve bir amca bizi kovalamıştı, bende kaçarken düşüp dizimi yaralamıştım. Ertesi gün okula gelememiştim. Sorduğunuzda ise gerçeği söyleyemedim. Sevgili öğretmenim dizimi yaraladım ve size yalan söylemek zorunda kaldım ama inanın sizin bize öğrettiğiniz gibi yardımsever biri oldum ve insanlara yardım etmeyi çok seviyorum. Bu güzel düşünceyi de bana aşıladığınız için çok teşekkür ederim öğretmenim.
Aklıma geldikçe beni hüzünlendiren aynı zamanda çok mutlu eden bir anımı da paylaşmak isterim. Öğretmenimi uzun yıllar görmemiştim. Karşı yakaya taşınmıştık. Okul iş evlilik derken aradan yıllar geçmişti. Ama sürekli belirttiğim gibi öğretmenim hep içimdeydi ve ben o olmaya çalışıyordum zaten. Yıl 1999. O zaman oğluma hamileyim. Bir akşam kuzenimle sohbet ederken konu okuldan açıldı; derslerden falan bahsederken, öğretmenlerinin değiştiğini ama yeni gelen öğretmeni de sevdiklerini söyledi. Ben de ona öğretmenimden bahsettim. Konuşurken Hatice Baykallı adını duyduğum anda şok oldum. İnanın gerisini hatırlamıyorum konuşmaların. İçimde bir şeyler kıpırdamış, öğretmenime olan özlemim açığa çıkmıştı bir anda. İçimden çığlık atmak bile geliyordu. Hiç zaman kaybetmeden yanına gitmeliydim. Bir iki gün sonra işyerinden izin aldım ve bir buket çiçek yaptırıp okula gittim. O anki heyecanımı tarif edemem. Heyecandan her yerim titriyordu. Sınıfın kapısında beklemeye başladım. Dakikalar geçmiyordu sanki kapının önünde. Öğretmenim merdivenlerin başında belirdi. Her zamanki gibi başı önünde edalı bir şekilde çıkıyordu merdivenleri. Başını kaldırdı tam gözlerimin içine baktı. Değişen tek şey saçlarıydı. Saçlarını hiç kestirmediği kadar kısa kestirmişti. Bana doğru yaklaştı, duraksadı ve Gayemmmm diyerek boynuma sarıldı. Demek ona beslediğim duygularda hiç yanılmamıştım. Yıllar sonra beni gözlerimden tanıyıp ismimle hitap etmişti. İşte o an anladım öğretmenimin bendeki yerinin büyüklüğünü. Ben sürekli ağlıyordum, nedense gözyaşlarım hiç durmuyordu. O da ağlıyordu. Ağlamaktan konuşamayacak kadar kötü olmuştum. Kızdım kendime neden bu güne kadar öğretmenimi görmeye çalışmamıştım. Böyle bir özlem olamazdı. Sanki benden bir parçaydı ve hasretim dinmek bilmiyordu. Sınıfa geçtik birlikte sohbet ettik. Eski günlerden konuştuk. Dersini dinledim tıpkı eskiden olduğu gibi. Hayatım boyunca asla unutamayacağım günlerden biriydi. Böyle güzel bir günü bana yaşattığınız için teşekkür ederim öğretmenim.
Canım öğretmenim şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki aslında 5 yıl boyunca sen etmişsin beni. Sen olduğum için de sevmişim yaşamayı ve her durumda mutlu kalabilmeyi. Dolu dolu yaşayıp tüm sosyal aktivitelere katılmayı, hiçbir sorumluluktan kaçmamayı… Şimdiye kadar öyle çok tebrik ettiler ki beni, kimse hiçbir zaman bilmedi bu başarılarımın gerçek sahibini. Oysa ben biliyorum öğretmenim; senin benim için sarf ettiğin emekleri ve paha biçilemez kıymetini. Halen arıyorum o eski ilkokul günlerimin güzelliğini. Ve şunu iyi biliyorum ki, kaç yaşımda olursam olayım ben senin hep siyah önlüklü, beyaz yakalı minik papatyan olarak kalacağım. Ve yine biliyorum ki ömrüm boyunca bu öğrencilikten hep büyük bir haz alacağım.
Papatyandan Sevgilerle
GAYE ZAYIF 04.07.2007
Öğretmenime
Annemim kucağından, yüce gönlünle,
Köprüler kurdum, güllerle bezenmiş,
Notalar yazdım güzel sesine,
Öğrettiğin ilk şarkıyı unutmadım.
İyiyi kötüyü senden öğrendim.
Bildiğin her şeyi motifledin, işledin!
Sana duyduğum hisleri unutamadım.
Anadolum kadar cömerttir, verdiğin emek,
Ayrılırken ağlayan gözlerini unutmadım,
Hala gözlerim nemli,her ana ağlayabilirim,
En kutsal varlık öğretmen diyebilirim.
Yüreğimin başına yazdıkların için ölebilirim.
Seni de, gösterdiğin yolu da unutmadım! Öğretmenim...
DÜŞÜMLE BİRLİKTE BÜYÜDÜM
Niyetin saflığı ve inanarak istemenin gücü:
İstanbul'a eş durumundan geldim. Göreve yeni başladım . Yeni bir şehre başlama heyecanı ve acemiliği yaşıyorum. Fakat yadırgamıyorum.
Yıl 1974 Her gün Beşiktaş tan Sarıyer'e otobüsle yolculuk ediyorum. İlk günler yol bitmek bilmiyor. Sonra bu yolculuk keyifli bir hale dönüşüyor.
Samsun'dan yeni gelmiştim. Kayın pederimin Beşiktaş 'taki evinde kalıyoruz. Samsun'daki zorlu öğretmenlik günlerimden sonra Sarıyer de yeni günlerim başlıyor. Çok heyecanlıyım. Yeni bir şehre alışmaya çalışıyorum. Duraklara, geçtiğim yerdeki dükkan ve önemli yerlere dikkat ediyorum .
Günler haftalar birbirini kovalıyor. Otobüs yolculuklarım güzelleşiyor. Sabahın Erken saatinde güneşin doğuşunu, insanların koşuşturmasını, denizin, martıların uyanışını, seyretmek güne güzel başlamamı sağlıyor. Akşam dönüşlerinde masmavi deniz ve yakamozlar, karşı kıyıdaki ağaç, manzara ,motor sesleri, sahilde banklarda oturan , el ele yürüyen, insanlar, yeni yanmaya başlayan ışıkları ve ay dedeyi seyretmek akşam yorgunluğuma iyi geliyor.
Bu gidiş gelişlerimde beni hayellere sürükleyen şeylerden birisi de Boğazdaki evlerin ışıltısı, ve canlılığıydı. özellikle akşam olduğunda evlerin içini loş bir aydınlık kaplıyordu. İnsanlar evlerinden denizi seyrediyorlar.
İçimden "muhakkak dededen atadan kalmıştır. Nazarım değmesin, bu insanlar evlerinde güle güle otursunlar. Milli servet... İnşallah bizim de böyle deniz manzaralı evimiz olur. Allah'ım bize de nasip etsin!" diyerek dualar ediyordum.
Günler, bu güzelliklerin verdiği hoşluklarla geçerken Boğaziçi beni büyülüyor... Ve ben ,gittikçe daha çok seviyorum İstanbul'u ,yaban elleri.
Okuluma ,öğrencilerime, her geçen gün biraz daha alışıyorum, Sarıyer'den Uskumru köyüne gitmek yetmişli yıllarda çok zor.Köye giden sadece bir dolmuş var. Dolmuşu kaçırdınız mı gidip gelmek çok sorunlu oluyor (böyle bir deneyimim var). Hele soğuk havalarda ne yapacağınızı bilmezsiniz. O yıllarda Uskumru'da kış çetin geçer, uzun kışlar olurdu. Karadeniz'den esen rüzgarların hatırı sayılırdı. Tepede beklerken rüzgardan şemsiyelerimiz ters dönerdi. Rüzgarlı havalarda uçacak gibi olurduk. Okul çıkışı, tepedeki çınarın dibinde saatlerce dolmuş beklerdim. Öğrencilerim sağ olsun beni yalnız bırakmazdı.. Yağmur altındaki bekleyişlerden şikayetci olsamda eşim beni moyive ediyordu. 'Doğuda çalışanları düşün ...' Günler geçtikce;
Boğaz yolculuklarımda, arabalarda ayakta kalmaları, yağmurdan ıslanmaları, araba beklemeleri unuttum. Her günüm gittikçe daha sevimli hale geliyor. Sabahleyin denizi görmek bana huzur veriyor. Deniz manzaralı evleri hayal ediyorum.Bu hayallerim . Her geçen gün gittikçe yoğunlaşıyor.
Yıllar geçip gitti...
Merkezde bir okuldayım. Yıl 1992 artık ev almak istiyoruz. Çünkü toplu konut yasasından faydalanarak yaptırdığımız bir evimiz var . Fakat kiradayız. O sırada ev satışlarıyla ilgilenmeye başladık . Fiyatlar çok pahalıydı, ama biz ümitliydik. Sanki bize uygun ev vardı. Nitekim öyle oldu. Marifte çalıştığım günlerde arkadaşlar bir evden bahsediyorlardı.
_Çok pahalı,
_Büyük değil,
_Her şeyin yenilenmesi gerek,
_ Biraz yokuş
O günlerde ev arayışı içimdeydik. Artık bir evimiz olsun istiyorduk.
Arkadaşlardan adresi öğrendim, apartman dairesini görmeye gittik . Apartman tatlı bir yokuşun başındaydı. Merdivenden çıkmadan sağ tarafa kafanızı çevirince deniz görünüyordu. Birden içime bir güzellik kapladı, yukarı çıktım, karşıma tanıdığım, danışmanlık verdiğim biri çıktı. Bizi görünce sevindi, bu daireyi almamız için arabuluculuk yapacağını söyledi, bize tavsiyelerde bulundu.
Evet, tadilat gerekliydi. Ev sadece dört duvardı. Fakat... iyi haber, daire deniz ve ağaç manzaralıydı . Hayretler içinde kaldım denizin, görünmesine ! Yokuş sayesinde deniz görünüyordu. Yokuş irtifa kazandırıyordu... Burası martıların sesler çıkararak uçuştuğu bir yerdi.
Geldik, gittik, hesap kitap ettik, yapacaklarımızı tespit ettik.
Ev sahibinden yirmi gün müsaade aldık. Alibeyköy'deki evimizi satışa çıkardık. Emlakçı bize yardımcı olmak istedi. Daha sonra satarsa kâr eder düşüncesiyle bir arkadaşına alması için tavsiye etti. İşler yolunda gitmiş olacak ki on beş gün içinde ev satıldı.
Oradan gelen para ve diğer birikimlerimizle evi satın aldık.
Tadilat süreci başladı. Mimar nerde ne yapabileceğimizi belirledi, su tesisatı elektrik tesisatı banyo ve mutfaktaki yenilikler, alçı duvarlar, gizli ışıklar, parkeler, kalorifer tesisatı derken ev ,yepyeni ve çok modern oldu .
O sırada Sarıyer'deki sayılı evlerden biri oldu.
Özellikle manzara harikaydı. Karşımızda deniz yan tarafında ormanlık alan tarif edilemez bir güzellikti. Sabah kaktığımızda Tarabya'ya kadar uzanan denizi martıları seyretmek o tuz kokusunu içine çekmek bize mutluluk veriyordu. Bu durum hayata yeni bir başlangıç gibiydi.
Hayalim gerçek olmuştu. Niyetin saflığının önemini anlamıştım . İnsanların düşüncelerinin nasıl gerçek olduğuna şahit oldum . Çekim yasası işlemişti.
Ben düşümle birlikte büyümüştüm...
Hatice Baykallı
Güler Hanım
Hastaneden çıkmış ,eczaneye uğramıştım. Bitkin ve yorgundum. Eczanede sıramı bekliyordum. Bu aralar çok az şey dikkatimi çekebilirdi. Ama o an eczanedeki yaşlı teyzenin konuşması dikkatimi çekti.
Elleri, yüzü pamuk gibiydi. Yetmiş yaşlarında olmalıydı. Ama dikkat çekici bir diriliği ve enerjisi vardı. Giyimi özenli ve düzgündü. Saçları bembeyazdı. İtinayla taranmış ve toplanmıştı. Artık yalnızca filmlerde görebileceğimiz bir İstanbul hanımefendisiydi. Konuşmasıyla neşe dağıtıyordu etrafına. Yüzünde sanki yılların biriktirdiği hüzünlü bir ifade gizliydi. Ama bu, neşesini gölgelemiyordu.
Eczacı hanımla konuştuklarına kulak misafiri olmuştum.
-Ah,kızım babam hastalarına karşı çok içtendi. Onların fiziksel rahatsızlıklarından önce onların yaşadıkları acıları, üzüntüleri anlamaya çalışırdı. Sonra onları rahatlatırdı. Nerede şimdi öyle doktorlar,diye söylendi.
Yana döndüm.
-Teyzeciğim, af edersiniz istemeden kulak misafiri oldum konuştuklarınıza. Acaba kiminle oturuyorsunuz?
‘Ah evladım’ diye başladı.
-Paran varsa oğlunla otur,gücün varsa kızınla,aklın varsa yalnız otur.Doksan dört yaşındayım ve yalnız oturuyorum.Yetmiş beş yaşına kadar çocuklarıma hizmet ettim. Senelerce kızlarıma, oğullarıma, gelinlerime baktım. Hiçbirisine yaranamadım. İstekleri hiç bitmedi. Şimdi torunlar da büyüdü. Hepsinin beklentileri daha da arttı.
Geçen hafta kızıma gittim. Yarım saat geçmedi ki, kızım beni bıraktı ve arkadaşlarıyla görüşmeye gitti. Daha yeni gitmişim, yüzünü bile görmeden kaçıp gitti. Torunlarla başbaşa kaldım. Biri annane sen çok güzel su böreği yaparsın su böreği yap der, biri sütlaç biri lahana sarması ister. Onların arasında kalmıştım ki, damadım imdadıma yetişti. Ondan beni evime bırakmasını istedim.Sağolsun beni evime getirdi. Geldim çayımı koydum, müziğimi açtım ve yalnızlığımın keyfine vardım. Dünya varmış dedim içimden. Yalnızlık, yaşamayı bildiğin sürece güzeldir. İnsan tek başına da kendi ayakları üzerinde durabilir. Ne olursa olsun, kaç yaşında olursa olsun.
-Ah! Teyzeciğim. Ne güzel konuşuyorsun. Hayatı nasıl da anlamlı kılmışsın. Her kelimende hayat var, yaşama isteği var. Enerjini nasıl da yansıtıyorsun.
Farkına varmadan konuşmaya dalmışız. Laf lafı açmış. Eczacı hanım da ara sıra sohbetimize katılıyor ve bize gülümsüyor. Belli ki Güler Teyzeyle eskiden tanışıyorlar. -Kızım hayatta acılar, sıkıntılar olacaktır. Ama bunları şansa dönüştürmek senin elinde. Şans diye bir şey yoktur. Şans, önümüze çıkan olanakları kullanabilme yeteneğidir.
Şunu iyi bil: ‘‘Her sorun bir fırsattır.’’
Ben eşimi kaybettikten sonra kızlarımın oğullarımın yanında yaşayıp üzüleceğime, yalnız yaşamayı ve yalnızlığın da ne kadar keyifli olabileceğini öğrendim. Daha doğrusu o yaştan sonra kendimi tanıdım. Ve farkettim ki kendime hiç zaman ayırmamışım bu yaşıma kadar. Şimdi kendime zaman ayırıyor, kendimle başbaşa kalabiliyorum. En önemlisi de kendimi kendimi sevmeyi öğrendim.
-Teyzeciğim sohbetine doyum olmuyor. Ama benim gitmem gerekiyor. Seni tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum.
-Kızım ben de seni çok sevdim. Bundan sonra ziyaretime gel,lütfen. Beni unutma, evimi şenlendir.
Güler Teyzeyle vedalaştıktan sonra içimi bir huzur kapladı. Bu yaştaki bir insanın hayatı bu kadar sevmesi, kendini önemsemesi, en önemlisi de tek başına ayaklarının üzerinde durabilmesi beni çok mutlu etmişti. Bundan sonra onunla sürekli görüşmeli ve onun dostluğunu kazanmalıydım.
Aradan kısa bir süre geçmişti ki onu ziyaret etmeye karar verdim. Telefonda sesimi duyunca çok sevindi. Bir saat içerisinde onun yanındaydım. Ahşaptan iki katlı bir evi vardı. Her şey özenli ve düzgündü. Evin içerisinde insanın içini huzur kaplıyordu. Çay demlemiş, kokusu geliyordu. Karşılıklı oturup sohbete daldık. Sohbet ilerledikçe anladım ki eşim onun bankadan tanıdığıymış ve eşimi çok severmiş. Bana eşimi anlattı. Anlatırken gözleri dolu doluydu. Ne kadar özel bir insan olduğunu sürekli vurguladı. Tüm bunlar beni daha da mutlu etti. Kah güldük,kah ağladık birlikte.
Güler Teyze hayatımı aydınlık kıldı, bana yaşam enerjisi verdi. Hayatın ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu hatırlattı. En önemlisi de her sorunun sıkıntının arkasında çok önemli fırsatların gizli olduğunu göstermesiydi. İsterseniz siz de bu fırsatları yakalayabilirsiniz.
Güler Teyzeye artık cicianne diyorum. Hayat bir bakış açısıdır. Nasıl istersen öyle görürsün, fikrine daha da inandım. Yeter ki o fırsatları görmek isteyelim ve bize sunduğu güzellikleri yakalayabilelim. Güler Teyzenin yakaladıkları gibi.
Yazan: Hatice Baykallı
